28 Mart 2019 Perşembe

kış rolü yapan bahar


Kış gibi davranan bir Mart ayında güneş yüzüme vurup içimi ısıtırken oturdum yazıyorum.

Baharın gelmesi bize nimet oldu. Kendimizi parklara aç gibi atıyoruz ki muhterem evlad bir kaç saatnefes alsın. Büyüdükçe evde oyalamak zorlaştı. Keza o da haklı küçücük canı ve dünya üzerindeki bir senelik mazisi ile artık daha çok öğrenmek keşfetmek arzusu ile donatıyor Mevla'sı. Şimdi böyle yazınca bir şükür sebebi olduğunu da ayrı idrak ettim.

Allah verdiği nimetöeri elimizden almasın. Bu günlerde canımı sıkan bir mevzu var. Fluffy evden kaçalı neredeyse bir ay oldu. Çok hasta oldu ve tedavi görüp geri geldi ölümlerden döndü. Lakin eve almakta çok müteredditim. Köpek giib kapımızda yatıyor, suyu maması, yatağı var. Ama o evi arzuluyor, bizimle yatağa girmeyi, evin kokusunu, evladı merak ediyor. Velakin eve girince de daha büyük bir iştiyak ile dışarıyı arzuluyor. Aldığımda kalsa veyahutta gittiğinde dönmese her ikisine de razı olacağım amma hayvan aklı bunu idrak edemiyor. Neyse ki bahar. Kışa Allah kerim. Demek elinde olan nimete kanaat etmek ve başka bir hayatı arzulamamak ibretini çıkarmalı bundan insan. Doyumsuzluğun, tatminsizliğin sonsuzluşu insanın sonunu, helakini hazırlıyor.

Bugünlerde neler yapıyorum? Çok da detay yok yaptıklarımda, tek kelime ile özetlenebilir "annelik" yapıyorum. Fulltime anneyim çok şükür. Yatırıyorum, kaldırıyorum, hava güzelse ormana götürğyorum, parkta oynatıp eve geri getiriyorum, dönümce yemek yoksa yemek, iş varsa temizlik yapıyorum, bazen üşenip sallıyorum, derslerimi de tekraröamaya çalışıyorum, mümkğnse kitap da okuyorum ve akide şekeri gibi bana göz kırpan çok sevdiğim suluboyalarımla bilir bilmez resim yapmaya çalışıyorum. İnsanlarla asgari miktarda muhatap olup, azami miktarda düşünüyorum. Varlığımı slrgularken, overdose anne ve overdose düşünce ikilemlerinde zaman zaman gidip gelip bir orta yolda karar kılmaya çabalıyor, dünya sahnesinde kendime biçilen rolü oynarken benimle birlikte sahneye çıkanlara eşlik ediyorum hepsi bu.

Kitap demişken;

551245 gündür elimde sürünen Martin Lings'in Hz. Muhammed sav kitabını bitirdim. Çom etkilendim ama bu yazarın başarısından değil efendimizin hikmetinden. Siyer insanın hayatının her evresinde mutlak surette lazım ve zaman zaman okunması gerek diye düşünüyorum.

Ondan hemen sonra Adem Güneş'in AnneliknSanatı kştabını su gibi içtim ve çok faydalı buldum. Zaten kendisinin youtube videolarını da aynı şekilde faydalı buluyorum. Her anneye hatta babaya da tavsiye edeceğim rehber kitap niteliğinde.

Şu an elimde Ramazan Kurtoğlu'nun Hollywood filmleri ve yeni dünya düzeni ile bağlantısını ekonomik, sosyolojik, siyasal olarak etraflıca anlattığı ama adını hatjrlamadığım kitabı var. Bu konuda hiçbirşey duymayanlar için bilinçlenmek adına güzel ama çok fazla kendini tekrar var ve ağdalı ağır dil kullandığı özellikle ekonomik etkileşimden bahsettiği yerlerde çok sıkıldım. Çünkü ekonomi asla hakim oldupum anladığım bşr alan değil. İşte böyle güllük gülistanlık. Hayat benim için bu sıralar bu minvalde akıyor. Yarına Allah kerim...

4 Kasım 2018 Pazar

Burjuva köpeğim olur

Zenginlik şımarıklığı diye bir olgu var. Yani sırf gelir düzeyi sizden yüksek diye kültürel olarak sizden düşük birinin elitist takılıp küçük görme havaları anlaşılır gibi değil.

Bu adam babası cebinde beş kuruşsuz köyünden kalkıp İstanbul’a göç ettiğinde benim aile büyüklerim kervanlar ile İpek yolunda ticaret yapan adamlardı. Ha bana onların servetlerinden kala kala fincan takımı ile aile görgüm kaldı o ayrı.

Bunlarla takılmak  akıl işi mi o da tartışılır. Bana kalsa semtlerine uğramam ama Allah bunları çevremize yerleştirmiş bulunmuş. Sonuçta hayatındaki bazı kimseleri kendin seçemiyorsun.

Dün bir hadise yaşandı. Önemsiz küçük. Ama yanımda bulunanların ben o olayı yaşarkenki yüz ifadesi beni olaydan ziyade sinirlendirdi.

Bir alışveriş merkezine giriyoruz. Bebek  arabası ile her zaman kontrol cihazlarının (artık adı her ne nane ise...) dışından geçmeyi tercih ederim. Ve hep bu konuda güvenlik görevlileri yardımcı olur. Dün kapının dışında daha tenha ama denetimsiz olan yerden girmek istedim. Gerçi sonradan bunu yaptığım için kendime de kızdım. İnsan etrafında böyle yargılayıcı kusur aramaya pek müsait tipler varken fırsat verecek davranışlardan kaçınmalı ama kalabalık içine girmek istemedim ve o anda canım oradan yürümek istedi işte ya en basit açıklama bu.

Güvenlik bir bilmişlik yapıp ( belki görevini yaptı o da eksik gedik yaptı ya...) beni kalabalığın içine çağırdı. Ben tabiiki sinirlenerek tepki gösterdim. Hoş tepkilerim bazen aşırıya kaçabiliyor ama bu kez  kontrollü olduğumu sanıyorum ve güvenliğe “şaka herhalde” bunu ilk kez siz bu şekilde yapıyorsunuz, her zaman cihaza bebek arabası ile girmem ve bu konuda her zaman güvenlik görevlileri de yardımcı olur dedim. Arada ufak çaplı bir laf kalabalığı oldu sonra devam ettim. Çünkü hiçbir arama yapmadan beni tamamen göz ile denetleyerek aldılar ve haliyle bu saçma davranışa da sinirlendim. Arabanın alt sepetindeki çanta bile kontrol edilmedi. Öylece sırf güvenlik orada duruyor diye oradan geçmeye mecbur bırakıldım.

Tabi bu önemsiz bir olay, orada oldu ve geride kaldı ama daha sonra yanımda olan tiplerin yargılar ve yadırgamış bakışları.. Üstelik ben sinirli iken ve derdimi onlarla paylaşmaya çalışırkenki ifadeleri, manidar sessiz kalışları tahammül edilir şey değildi. Buraya o ifadeyi koyabileceğim bir yüz olsaydı da anlatabilseydim  keşke. Yani sen kimsin de o tribe  giriyorsun. Herif yanındaki kimsenin bu olayındn resmen rahatsız oldu. Neredeyse tanışmıyoruz diyecek. Ulan sana ne oluyor?! Benim dostumun başına bu hadise gelse hiçbirşey yapamasam sakin ol sen haklısın gereksiz yere seni üzdüler falan der teselli yoluna giderim. Açıkçası ben de onu bekledim ama hayaller insan hayatlar çöp arabası. Evet çöp arabası olmuşlar resmen. Yani af buyrun paran kadar halt ye diyesim geldi.

Hemen ardından aileleri  ile denk geldik aynı o klasik kendini burjuva sanan Anadolu köylüğünden çıkma elitlerin(!) dünya onların çeperinde  dönüyor edası...

Burada bunu o kadar çok kişide görüyorum ki.. anlatabilmem na mümkün. Ha haydi bir İngiliz asilzadesi olur da aristokrasinin kökünden gelir dibine vurur anlarım ama Konya’nın bozkırından kopup İstanbul’da voleyi vurunca bi hallere bürünen parasından başka da bi haltı olmayan cühela takımının elitizmini kıçım bile dinlemiyor.

Üstelik de benim kim olduğumu, nereden geldiğimi asla bilmeyen insanların kendilerini benim yanımda madden değerli sanmaları yanılgısı içerisindeler iken...

Söyleyeyim dedim.

Yani daha derdim ve anlatacak şeyim çok da dünya henüz beni anlamaya hazır değil be babuş. O seviyeye gelince alo deyin çözülürüm

9 Ekim 2018 Salı

Nayt nayt o nayt bu nayt bildiğin gibi nayt değil

Bir çığrından çıktığımız gece isimli çalışmamızdan daha merhaba. Gerçi baya bir süredir her gece çığrından çıkıyoruz. Burada ağlayarak gülen surat olduğunu hayal edin ama cidden ağlıyor ve ağlarken de gülmeye çalışmayı ihmal etmiyor çünkü anne, çünkü beybisinin saykolojisi bozulmasın falan filan gibi zırvalar. Analar daş yisin benim saykolojimi soran yok. Ama bakmayın keçiler kaçmak üzere ya da koyunlar ya da kaçtığında işlerin rayından çıktığı  hayvan hangisi ise o kaçtı kaçacak bizim kattumbik uyumeyyor. Nasıl diyim yaklaşık iki saattir ayağımda sallıyorum o pilates yapan Ebru Şallı mı desem tesbih böceği gibi mi bilemedim bacaklarını bir yukarı bir aşağı indirip duruyor.

Yavrucağızım o kadar saat sırt üstü yatıp uyuyamayınca kendi de sıkılıyor haliyle, terliyor ve onu psikopat gibi sallamaya devam eden bir anne. Bir yandan ben ne ara bu hale geldim diye düşünürken diğer yandan aman sağlığı yerinde olsun da diye tövbeler ederken buluyorum kendimi. Tüm bunları yaparken de yandaki evin projektörlerle aydınlatılmış ama yine de ürperten bahçesindeki ağaçları çizmeyi hayal ediyorum camdan dışarı bakarak. Üstelik tamamen harcanmış zaman olan tüm bu geceleri sallama seansları boyunca sadece uyumasam razıyım aynı zamanda başka hiçbirşey yapamıyorum. Mesela ayağına çocuk alıp elinde örgü ören bayan bile benden daha verimli. Hem evlad perişan hem ben. Kör olma Ferber sen de bi işe yaramadın.

Geçenlerde prens William mıydı Kate Middleton’ın kocası o işte bir seyahatte uyumak için evden kaçtığından bahsetmiş. Yani prens de olsan çocuk uyutmuyor demek.

Evli mutlu çocuklu diye poz verip fotoğraf paylaşan anneler... Günün yaşancısı olarak çok tatlısınız ya. Uykusuzluktan pörtleyen gözleri örtmek için kaç kilo makyaj kullandınız? 

eski bloggerlardan kim kaldı?!

Uykusuz gidi evladcığımı öğlen uykusuna yatırıp kahve içebildiğim günleri de gösteren yüce rabbıma şükürler olsun. Gerçi hoş ben bu postun sonunu göremeden uyanacak ama olsun bu kadarına da şükür.

Hayattaki en sevdiğim işler arasındadır yazmak ve içmek. Tabi ayyaş değiliz evelallah. Mis gibi helal minallah kahvemiz var. Bekarken pek işlediğim amellerdendi. Blog yazarken kahvem de eksik olmazdı. Hatta kahve ile pek hoş olmayan anılarımız olacak kadar içli dışlı olmuştuk da ölümlerden dönmüştüm. Herşeyin suyunu çıkarmak gibi bir huyumuz bardır milletçe malum.  Neyse...

Blogger iOS işletimi için bir uygulama geliştiremediği daha doğrusu var olan uygulamayı kaldırdığı içün fotoğrafsız ve yavan bir post olacak ama hiç yapmamaktan iyidir. Oysa ki ne cincon fotolarım var paylaşacak. Neden bu işi bu kadar zorlaştırıyorlar ki?... Yani akıllı cihazları kullanmak çok kolay ama onların izin verdiği ölçüde.  Bazen heriflerin bir ajanda doğrultusunda hareket ettiklerini ve insanları fotoğraf paylaşmak uğruna instagrama özellikle yönlendirdiklerini düşünüyorum. Çünkü bütün gösteriş ve sidik yarıştırma merakı dışında paylaşmak psikolojik bir ihtiyaç imiş. Elbette insan fıtraten güzele meyal ve artık güzel olan herşey fotoğraflar ile resmedilebilir hale geldi. Evvel zaman içinde sevgisiz bir blogger vardı. Hani takip etmezsiniz de arada bi şöyle göz gezdirirsiniz ya.. şimdiki tabirle stalklamak mı denir bilmem. Nereden aklıma geldi bilmem. Artık yazmıyor zannetmeme rağmen şöyle bir açıp baktım. Yeni bir iki post yazmış hiç alakadar olmadığım konularla ilgili ama şuna benzer bir cümle kurmuş, dikkatimi çekti. Blogger eskinin instagramıydı. Aynen öyleydi. Millet yediğini içtiğini yeni aldığını giydiğini gitttiğini buradan paylaşırdı. Hatta felaket teorisyenleri bundan şu kadar sene sonra popülerliğini yitirecek şeyleri yazmışlardı birkeresinde de blogger onların başını çekiyordu. Doğru öngörmüşler. Gerçi yurtdışında  meslek olarak dahi yapıldığını düşünürsek okuma özürlü bir millet olarak bloggerın nevzuhur tabirle out instagramın in olmasına şaşmamalı. Hala bazen safari sayfasından açıp baktığım isimler var ki onlardan ikisi de zaten bu yola blog yazmak ile başlamışlar hala da devam ettiren ve takip etmekten keyif aldığım insanlar. Biri birceylan, diğeri Görkem Karman. Artık Abat olmuş. Diğeri de Aynur Erol Özbay lorerunya isimli instagram yazarçizeri. Başarılı işleri olduğunu biliyor ve takip etmek istiyorum. O yüzden dediğim gibi safariden bakıyorum ne yapıp ettiklerine ne paylaştıklarına bu isimlerin. Be herbirinin kedisi var. Ve her biri çocuklu. Biri başarılı bir çizer, diğeri başarılı bir yazar ve yek diğeri başarılı bir makyaj sanatçısı diyebilir miyim bilmiyorum ama herhalde diyebilirim. Yani her birinde kendimden birşeyler buluyorum. Ucundan kıyısından herbirinin yaptıklarını ben de yapıyor ve ilgileniyorum çünkü.

Neyse söz nereden nerelere geldi. Ama zaten özel bir başlık altında yazmayı planladığım bir konu yoktu seçtiğim. Böyle gelişti. Bakıyorum da bu takip ettiğim kızlarla biraz da hepimiz beraber büyüdük. Belki on senede on yüz bin milyon kere kapatıp açmasaydım blogumu o da benimle beraber büyüyecekti. Ya da instagram sayfamı. Ama herşeyden önce benim gelişimime katkı sağlamadığını düşündüğüm anda vazgeçmiştim hepsinden.

Fakat yazmak başka. Yazmak benim kendime yolculuğum. Biliyorum çok gaysel ve Metin Hara’sal ezik bir cümle oldu ama öyle. Bazen dibi olmayan bir kör kuyuya bağırmak gibi.. hatta bazen tükürmek. Bazen beleş terapist ve en çok da en güzel paylaşımı yapabildiğim sessiz dilsiz yargısız arkadaşım. Galiba bi bu işten hiç bıkmayacağım.

Bu arada öğlen yemeği olarak bir tabak ayçekirdeğinin ve kahvemin dibini gördüğüme göre postu da sonlandırabiliriz. Kahrolsun insanları ajandaları doğrultusunda yönlendiren kapitalist teknoloji patronları ki yine fotoğrafsız olacak. Yeter ki gönlümüz şen olsun 

4 Ekim 2018 Perşembe

Kaygım bozuk

Hergün  yazmak isteyip hiçbirşey yazmasam da hatta hergün blogu açıp şöyle bir dolanıp takip ettiklerimde yeni yazı var mı diye kolaçan ettikten sonra sayfayı kapatsam da o çarpıya basmak istemiyor ve gerçekten gerçekten yazmaya devam etmek istiyorum.

Ve fakat imkanlar el vermiyor çünkü ozan Yıldız Tilbe’nin de dediği gibi aşk her mekanda haklıydı zaman farklıydı. Evlad uyumuyor, uyusa gıllicik telefon ekranından eşşek kadar blog postu döşenmek zahmeti zor geliyor, ayfon için (pardon ayfonum olduğu buradan ortaya çıktı şeetmek gibi olmasın. Eskiden instagramım varken bazı profillerin biosunda “tüm fotoğraflar ayfonum ile çekildi” gibi bi ibare görürdüm onlara benzedim. Öyledir velakin ki öyle değildir zira bir ayfonum var evet çünkü tahtı revansız gidemiyoruz malum yerlere ama üstüne koca ayak koca bastığı için camı kırık ve maalesef en ucuz altıyüz kağıda değiştirdiklerinden o da dost işi... değiştiremiyoruz. Kırık camlı ayfonum ve ben çok havalıyız. He madem camı kırılsa yenileyemeceğin ayfona ne halt etmeye o kadar para verdin diyen olursa orası da ayrı mevzu orayı karıştırmıyoruz bende.) Bu kadar uzun parantez içinyazısı postun kendisi gibi oldu. Ne diyordum ayfon için blogger uygulaması yok ve ben tüm fotoğraflarımı telefonum ile çektiğimden postları buradan göndermek kolayıma geliyor. Malum eskiden işimin bi adı yoktu. Bekar ve kaygısız günlerim... Gerçi hoş her kaygısız zannedilenin bile bir kaygısı oluyor çünkü burası dünya ve kimsenin hayatı cennet değil. Her ne kadar instagramda herkes Kleopatra olsa da... değil işte biliyoruz. Yeter ki Allah büyük kaygı  vermesin, gündelik küçük kaygıları kartopu gibi yuvarlanıp çığ  gibi üzerimize düşürtmesin amin. Yine ne diyordum... Hah. Fotoğraf makineleriyle fotoğraflar çeker kırk saat bilgisayarlara yükler onlarla uğraşır blogda öyle paylaşırdık. Şimdi herşeyin kolayına kaçtığım yaşlara geldim zahir. Karnıyarığı bile patlıcanları fırınlayarak yapıyorum kızartma zahmetine katlanamam... Karnıyarığın nasıl yapıldığını bilmeyen yaş grubu bu postu okumasın bile. Yine konuya dönmem icab ederse... Evdeki kıçı kırık bilgisayarımsılara fotoğrafları aktarmak zor geldiği ve ayfonda blogger uygulaması olmadığı için küçücük safariden post yazma zahmeti zor geliyor ayrıca safari de telefonumu tanımıyor dolayısıyla ben her halükarda yine fotoğraf yükleyemiyorum. Fotoğraf yükleyemediniz de işin ahengi kaçıyor çünkü en sevdiğim şey fotoğraf çekip paylaşmaktır. Bu arada sırf instagramı ayağa düşüren gösteriş meraklısı sidik yarıştırma budalası megalomanyaklar yüzünden bu keyfimizden de mahrum kaldık. Halbuki ilk zaman ne güzeldi. Nerede çokluk orada....

İşte bu ahval üzere blog sayfası ikiyüzelli kere açılıp açılıp kapanıyor. İki araya bir dereye bir karakalem resim sıkışıyor. Eve bir gelip bir giden bir koca. Bana muhtaç ve hayatı yenice öğrenmeye başlayan su damlası bal arısı ciğer paresi evlad ile  fırtına  gibi eserken günler bazı sabahlara iki sayfa kitap arası, nadiren o da emzirirken kahve molası geri kalan tüm zamanlarda hep bir kaygı ama hep bir kaygı. Galiba beynimin o bölgesinde bir arıza oluştu ve çatlak kiremit gibi içeri sürekli kaygı sızıyor. Bu günlerde kaygım kaygan zeminde, zemin de bozuk cicim. Error veriyorum. Yine de gözlerinizden öperim. 

26 Eylül 2018 Çarşamba

Tully, elti terörü, şeker hoca ve yağmur


Yağmur. Özlenmiş. Özlemişim. Taaa ki gelene kadar öyle olduğunu bilmiyordum zira kış mevsimi içimde çocukça bir sevinç de getirirdi eski zamanlarda çünkü pencere kenarı üç k günleri (kitap, kahve, kedi) başlardı benim için. Üstüne de temiz uyku. Flufffy hemen gelip battaniyenin içine yanıma kıvrılırdı.
Şimdi kış yaklaşmaya başlayınca beni bir telaş aldı. Ya hayatımın minik aşkı üşütür de hasta oluverirse diye kafaları yiyeyazdım. İstanbul’da Eylül ayında kombi yaktırdım adama, çocuğa yün tulum giydirdim. Annelik yarı delilik net. Zaten son zamanlardaki gündemimiz onun defi haceti. Ek gıda kabızlığından muzdaripiz ve kendim rahatça tuvalete çıksam evladım kakasını yapmadı diye ağlayasım geliyor.

Bir de bugün eltimin, güzel pamuk evladımın resmini kendi oğluyla beraber instagramında paylaştığını gördüm. Kendim instagram kullanmıyorum ama internet ile ilgili bir iş için kayınvalidemin telefonunu elime almıştım. Malum artık anneanne babaanneler de telefon kullanıyor. Instagramı olmayan bi benim artık. Güya kullanmıyorum, kendi instagramımı evladıma daha verimli olabilmek adına kapatıyorum, saçının telini internette paylaşmadığım mübarek evladın fotoğrafı eltimin instagramında. Yani öyle bi samimiyetimiz yok, mıç mıç eltiler değiliz, çocuğuma bi hayranlık beslemiyor. Hangi akla hizmet böyle bir hareket yaptı anlamıyorum. Belki büyütülecek bir hadise değil ama rahatsız oldum. Prensiplerime, kendi kişisel tercihime saygısızca bu davranış canımı çok sıktı. Kayınvalidemden kaldırmalarını söylemesini rica ettim ama pek etkili olacağını sanmıyorum. Üstüne bir de kendi fotoğraflarımızı internette paylaşma konusunda son derece tepkili eşim bu konuyu onunla paylaştığımda “kim görecek ki onun profilinden oğlumuzu” diye umarsız bir yaklaşımda bulununca bana da cinnet ufaktan ufaktan yaklaşmaya başladı.

Yani bu mübarek evlad için ne yaparsam yapayım ne kadar koruma güdüsü ile hareket edersem edeyim insan acziyetinin çabasından öteye geçemem. Güzel Allah’ıma emanet.

Aslında bir zaman önce bir film izledim. Bu post onunla ilgili olacaktı. Anne olunca artık her mevzu ebeveynlik ile ilgili oluyor. Her konu oğluma bağlanıyor. Bahsetmek istediğim filmin adı Tully. Charlize Theron anneliğin her anlamda delice fedakarlığını o kadar güzel ortaya koymuş ki...

Konusu kısaca:
Mali durumu pek de yerinde olmayan üçüncü çocuğuna hamile annemize erkek kardeşi perişanlığına kıyamayıp doğum hediyesi olarak gece bakıcısı teklif eder. Önce töhmet altında kalmak istemediği için reddeder ama zamanla tahammülü haddi aşınca olaylar gelişir. Bence her ebeveyn izlemeli. Anneler bir kez daha ne kadar kuvvetli olabileceklerini hatırlamak ve teselli bulmak için, babalar da annelerin kadri kıymetini daha iyi anlayıp her şekilde onlara destek ve yardımı sonuna kadar esirgememek için izlemeli. Gerçekten kendimden çok şey buldum, çok etkilendim ve siz de ebeveynseniz kendinizden çok şey bulacaksınız eminim.


Diğer bahsetmek istediğim konu ise o ki; kuzum büyüyüp son zamanlarda idraki artmaya başladıkça aşırı derecede sıkılıyor ve ben yalnız bir anne olduğum için diğer yapmam gereken şeyleri tek elimde bebekle yapmak zorunda kalıyorum. Bazen namazı bitirene kadar dahi evde ortalık yıkılana kadar haykırarak ağlayıp bağırıyor. Bu yüzden ona birkaç dakikalığına ve kontrollü olarak zararı dokunmayacağını ve  kendimce faydası olacağını düşündüğüm şeyleri izletmeye başladım. Buraya bir parantez açıyorum. Akademik bir makale okudum. Tabi çocukları çok erken yaşta ekran ile tanıştırmak hata ama tesadüf eseri hiç görmedikleri bu renkli ve hareketli şeyle tanışırlarsa yaşayacakları anlam ve kavram kargaşası onlar için daha hasar verici olurmuş. Kontrollü olarak müsade etmek daha gerçekçi ve doğru bir yaklaşımdır diyordu adını hatırlayamadığım akademisyen yazar.

Konuya  devam etmem gerekirse... izlemesine müsade ettiklerim sınırlı. Caillou’yu zararsız buluyorum mesela, ayrıca özellikle ingilizce açıyorum. Ayrıca super simple learning isimli YouTube kanalında çok cici çocuk şarkıları  var  ingilizce. Gayet hoş animasyonlar da dikkatini çekiyor. Ama her ikisi için de YouTube reklamları son derece sinir bozucu. Çocuk old Mc Donald had a farm dinlerken araya Ebru Gündeş şarkısı falan giriyor. Derken ben Diyanet çocuğun yaptığı birkaç çizgifilme denk geldim. Biri Şeker Hoca. O kadar tatlı ki.. animasyon kaliteli, seslendirme çok başarılı, müzikler keyifli. Kendi kültürümüz ve eğitici öğretici. Böyle işler yapsınlar  TRT’nin aldığı katkı payları helal hoş olsun. İnşaallah devamını getirirler.

İşte ahvalimiz bu mecrada. Bir de diyecektim ki.. değişmeyen tek şey değişimin kendisi ya... inşaallah hep iyi yönde değişelim. 

19 Eylül 2018 Çarşamba

Uyku eğitimi



Ya da krizi, sorunsalı, fenalık geçiricisi, sabır zorlayıcısı... artık nasıl isimlendirirseniz.

Yavru kuzusu ayaklarımda uyurken (evet ayakta sallıyoruz, büyük lokma ye büyük konuşma) bu postu yazabiliyorum.

Bizim bebeğimiz yirmi bir gün erken doğdu ve sezaryen ile karnımdan alındı. Kuvvetle muhtemel bu sebeple olduğunu düşünüyorum sanırım çocukta bir travmaya sebep oldu anne karnından koparılıp alınmak ki bunu ben demiyorum bütün normal doğum savunucusu tıp ekollerinin söylediği bu... doğdu doğalı bir uykuya geçme problemi yaşıyoruz. Üstelik yöntemleri biz belirlemiyoruz. Kendisi seçiyor. Zira eğer onun istediği gibi davranmazsan zinhar uykuya dalamıyor evladım. Yönlendirmeye çalıştığımızda ise o bitap biz perişan uykusuz sabahlıyoruz. Kuzutoş ilk doğduğunda kucakta pışpış ile uyurdu ki bu en kolay uyutma yöntemi idi bana göre ama bu kucakta pışpış olayı gündüzlere ve tüm gün içine yayılınca bel bacak koptu bende. Derken sallamalı ana kucağı alalım dedik. Bilmiyorum belki yalnız anneler için bu evrede şu kendiliğinden sallanan elektronik anakucakları çok işe yarayabilir. Bugünkü aklım olsa bir tane alırdım. Çünkü bebeğe yapılan hiçbir yatırım ziyan olmuyor. O mutlu siz mutlu. Siz yorgun o huysuz huzursuz oluyorsunuz. Neyse anakucağımız çok az bir ivmesi olduğu için doğru düzgün sallanmıyordu. Nasıl oldu da icad ettik bilmem bir gün birimiz kızak şeklinde ileri geri ittirip çekerek sallamayı keşfettik ve oğluş bunu sevdi. Dedim ya kendi uyuma şeklini kendi seçti hep diye. O bu kızak yöntemi ile uyumayı seçti. Biz baya bir süre böyle gittik ama nasıl krizli uykuya dalıyoruz. Dalıyoruz alıp yatağa götürürken zınk diye uyanıyoruz. Derken derken bu anakucağından başka yerde uyuyamaz oldu çocuk. Biz de haydi uykuya ihtiyacı var yoruldu çok hem de biz de perişan oluyoruz diye ses etmedik ama gelgelelim bu mübarek evlad büyüyor Allah sağlıklı afiyetle uzun ömür versin. Anakucağına sığmamaya bizim de kollar ileri geri sallamaya güç yetirememeye başladı. İşte o evre kriz doluydu. Kaç türlü beşik, kaç türlü uyutma yöntemi denendi. Bu evlad en son saatler süren, babası ve benim kollarımızı bir kez daha et bölüğü yapan battaniye ile karşılıklı sallama yöntemini seçti. Başka türlü Allah muhafaza uyumuyor. Neyse biz bu arada kuduz gibi uyku yöntemlerini araştırıyoruz. Ablamın en küçük evladcığı Ferber yöntemi ile uyumayı öğrendiydi lakin iki yaşındaydı. Benim sabi daha bi damla. Hoş Ferber kitabında(biz bu adamın kitabını aldık) dört ay gibi çok küçük bir yaş olmamakla beraber ihtiyaç hissedildiği zaman başlanabilir demiş ama biz o kadar perişandık ki üç ayda denedik bu zıkkımı. Aslında tam olarak Ferber yöntemi de değildi. Tracy Hogg yöntemi de dedikleri bi takım zımbırtılarla sentezleyip yaptık. Çünkü anne baba olarak evlad çaresizce ağlıyorken bırakıp bırakıp odadan çıkmak zalimlik gibi geliyor. Yanında durup okşaya seve konuşa konuşa sakin ama tamamen uyanık bir şekilde yatağa yatırıp aynı sevecenlikle orada uyumasını sağlamak. Uyku rutini çek. Karanlık oda çek. Uyku müziği beyaz gürültü çek. Emzik vb. gibi rahatlatıcı unsurlar çek. Hatta yatır kaldır yöntemi ile bile bu evlad iki saat kesintisiz haykırarak ağlama performansı ile bizlerin vicdanlarına oynayıp galip geldi. Hasılı bi damla evladcım uyku eğitimi mi ne zıkkım ise alacak diye can hıraş ağlatmaya gönlüm razı gelmedi, onu cezalandırıyormuşum gibi hissettim. Hatta bir gün o ağlarken ben kendi yatağımın üzerinde bayılmışım. Gerçekten ama... Baya benim bilinç gitti gözümü bir açtım kuzum aynı feryadı figan ile ağlamaya devam. O gün dedim tamam bitti bu iş. Bu evlada bir ana lazım ve ben gidiyorum elden. Sallamaksa sallamak. Allah’a emanet hepimiz sallanarak büyüdük hiçbirimiz de sarsılmış bebek sendromu beyin sarsıntısı bilimum sarsıntıdan mütevellit bi zıkkım yaşamadık Allah muhafaza. İşte hal böyle olunca bir de ayakta sallamayı denedik. Çünkü artık saatler süren battaniye ile sallama seansı bizi çok yormuştu. Önce bunu da reddetti aziz evlad hatta hala direniyor topukları ile kendini ittire ittire yastıktan sarkıtıyor kafasını ama mücadele ede ede uyutmaya çalışıyoruz çünkü artık geriye tek seçenek çingene salıncağı kalıyor. Allah kurmak zorunda bırakmasın alemin kira evlerine ki hem de çok tehlikeli çok korkutuyor beni.

Biz uyku eğitimi denen olayı beceremedik. Dahası benimseyemdik. Evet üç gün sonra çocuğu yatağına yatır kendi kendine uyusun fikri çok cazip gelse de bazen çocuk bakımının yazılı bir kuralı yok. Senin çocuğun mama sandalyesinde ossura ossura uyur benim çocuğum kuş tüyü yatakta bile kendi başına uyuuyamayabilir.

Bu süreçte milyon tane video izledim, makale okudum zibilyon tane uyku koçu (o ne demekse) araştırdım. Anladım ki bebek bakımı ile ilgili her konuda olduğu gibi bu konuda da doğru bir tane değil. Herkesin kendi doğruları var ve kimsenin doğrusu birbiri ile uyumlu değil. Biri kucakta sakinleştirin tekrar yatırın diyor, öbürü sakın kaldırmayın çünkü bu hareket ona sizi yıldırabildiği ve ağlayarak dediğini yapabileceğiniz mesajı verir diyor. Biri yatmadan önce uyku rutini oluşturun uyarıcı etkenlerden uzak kalın diyor, bir başkası uyumadan önce oynayın, kitap okuyun yorun diyor. Yani her kafadan bir ses çıkıp zaten hem bedenen hem ruhen çöküntüde olan anne babayı daha da kafa karışıklığına, kaosa, çıkmazsa sürüklüyor.

Kimseye akıl verecek değilim ama biliyorum ki o durum çok çaresiz. Yani gün geliyor benim gibi yalnız bir anne iseniz o evladı yorgunluktan cesediniz uyutuyor da yine ayakta kalıyorsunuz ama size  dayatılan, moda olan hiçbir akıma cevap vermeyin. İnternet sosyal medya bu işin çöplüğü. Kendilerini en çok buradan pazarlıyorlar. Öyle bacak bacak üstüne atıp “e bilmem kim hanım çocuğu bakın böyle amuda kaldırıp uyutuyoruz hemencik şıp diye uykuya dalıverecekler.” diye video çekip YouTube’a koyan, kendi çocuğuna dahi bakmaktan aciz bakıcılı plastik kadınlar hiç inandırıcı değilsiniz.  Ha ama profesyonel yardıma okey. Ona diyecek birşeyim yok. İlmi olan her şeye boynum kıldan ince. Hatta Ferber yönteminin çok işe yarayacağını düşünüyorum ama evladımı ağlatmaya yetecek ge ö te bende yok söylemesi ayıp. Belki biraz daha büyüyünce tekrar sadece onun yöntemi ile deneyebilirim ama çok isteksizim. Hele bir şu kitabı bitireyim de. Sonra izlenimlerimi, yaparsak denetimlerimi de yazarım. Şimdilik durum böyle.