25 Temmuz 2017 Salı

Ciao Bebeğim, Film İzleyelim: This Beautiful Fantastic

Her işimizin evveli ve ahiri hayrola ve merhaba. Uzuuun uzun yıllar blog yazdıktan ve çeşitli kereler açıp kapatmak suretiyle blogger ı yalama ettikten sonra yine ve yeniden sahalardayım. Yazmak bir alışkanlık ve az sonra bloglamak için seçtiğim ilk konuda da açıklayacağım üzere filmde geçen bir replikte dediği gibi... "Belki kendimi tekrar ediyorumdur (ki yerinde saymak hoş karşıladığım birşey değil) ama bu birgün birine kendimi anlatabilmemin bir yolu." Hepimiz anlaşılmak derdindeyiz. Esasen yazmak benim için anlaşılmak derdinden ziyade bir alışkanlık. Ya defterlere ya da kah instagram olsun kah zaman zaman bloglamak olsun eğer doğru yere bakmayı bilirseniz her zaman her yerden karaladığım birşeyler bulabilirsiniz. Genellikle insanlar para kazandıkları işi meslekleri olarak kabul ederler ama belki de yazmak benim hiçbir zaman hiçbir şekilde kazanç sağlamayacağım ve bu işi asla bu sebeple yapmadığım mesleğimdir kim bilir?! Amerika ve Avrupa'da blog yazarlığının bir meslek olarak kabul edildiğini varsayarsak belki doğru sayılabilir. Öyle ya da böyle her şekilde yazmayı seviyorum. Bunun için bir sebep açıklamak zor. Sevdiği işi aşkla ve istikrarla yapan insanların her zaman başarıya ulaşacağına inanıyorum. Başarı derken kastım kitlelere ulaşıp günümüz modern tabirleriyle fenomen ya da popüler olmak değil. Keza artık bloglamanın Türkiye'de demode olduğunu da unutmayalım zira fenomen olmak isteyen biri için yanlış bir seçim olurdu. Başarıdan kastım tekbir kişinin bile gülümsemesini, belki bazen yeni bir bakış açısı kazanmasını sağlayabilmek. hatta ve en mühimi, ki asıl sebebi de bu bloglamamın. Kendime mektuplar yazmak. Bugünkü benden yıllar sonraki bene. Belki çocuklarıma. Neler yapmışım, hangi filmleri izlemişim, hangi müzikleri dinlemişim, bunları yaparken neler hissetmiş, neler öğrenmişim, kişiliğimi ne kadar geliştirebilmişim?! Önceki bloglarımda tüm yazdıklarımı arşivledim. Bugün seneler önce yazdığım blogları açıp okuyunca böyle bir iş yapmakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi ve ne kadar yol aldığımı görüyor ve yazmadığım zamanlar için hayıflanıyorum. Bu yüzden artık daha fazla zaman kaybetmek istemiyorum ve başlamak için doğru yer, doğru zaman diyorum. Hadi işe koyulalım... 

Bilmem başka kimler öyle ama film izlemek benim için sadece film izlemek değil. Bazen bir sahne ile bin aleme dalıyorum, kafamda defalarca kez yapıp bozuyor, hayal dünyamda o sahnenin bin açıdan farklı illüstrasyonlarını çiziyorum. Hüzünlü ise üzülüyor, neşeli ise mutlu oluyorum. Yani tüm filmi ruhumla yaşıyor, hissediyorum. Replikleri, seslerin iniş çıkışlarını, verdiği duyguları anbean takip ediyorum. Hele bir de alt metinleri okuyabilmişsem ve derin bir anlamı varsa deymeyin bana. Sanatı ben "Rabb'imin kendini bulsun için  insanoğluna sunduğu her güzelliği müessirinin sergileme kabiliyeti" diye açıklıyorum ve her dalına aşığım, hastayım. Çünkü biz cennetten çıkmayız. Yani en güzel alemden bu aleme gönderildi babamız Adem a.s. ve güzele vurulmak bizim fıtratımızda var. Biz güzelden gelmeyiz, işimiz en güzeli aramak. Bir işi en naif şekilde izhar edebilmenin yolu da sanat olduğuna göre bunun için sanat yapıyor, sanat arıyoruz. Yani ben kendi adıma öyle olduğumu söylemeliyim. İşte bu yüzden böyle filmleri çok başarılı buluyorum. 



Ruha dokunan sımsıcak bir film izledim bugün. Me Before You ve Love, Rosie'den beri aynı tadı verecek bir film izlememiştim.  Ve hatta bu ikisinden ziyade içimi bir sürü sıcak duygu ile doldurdu.  Konusunu özetleyeceğim ama kısaca söylemek gerekirse hayatta hiçbir şeyi ve hiç kimsesi kalmamış kibar insanların birbirine tutunma hikayesi diyebilirim. Bir kere müzikte ve filmde British style her zaman kalbimi çalmıştır. Kendi içlerinde bazı yazılı olmayan, dile getirilmeyen kuralları var ve oyunu kuralına göre oynuyorlar. Hal böyle olunca hedef kitle on ikiden vurulmuş oluyor ben gibi... Mesela ben masive aşk sahnelerini ve tabiri caizse müstehcenliği inanılmaz derecede itici buluyorum. Tamamen hayvansal bu yanımızı sanatın neresine koyduklarını idrak edebilmekten aciz oluşum benim eksikliğimdir. Bu yüzden İngiliz filmlerinde bir kıvam olur. Romantizm vardır ama işi erotizme dayandıran ağdalı bir usluptan uzak yaparlar her zaman bunu. O zaman da izlemek keyif verici olur. İşte insana insan olduğunu hatırlatan sıcak duyguları böyle anlatır İngilizler. Bu yüzden sinemada ve müzikte İngiliz tarzını severim. Bu filmde işte o stilin en ustaca olanlarından.


Bella daha bebekken bir parktaki yeşillikler arasına terkedilmiş ve yetimhanelerde yalnız büyümüş, obsesion hastası bir kızcağızdır. Derken büyür, hayata tutunmaya çalışır, kütüphaneden iş bulur, ev tutar. Gel gör ki komşusu huysuz aksi ihtiyarın teki çıkar. Tabi daha sonra bu adamın aynı zamanda aslında bir bilge de olduğunu anlayacağız. 


Her hikayede olduğu gibi bu hikayede de aksi ms. Stephenson'ın bilmediğimiz bir yarası vardır ve aslında tüm huysuzluğunun altında yalnızlığının verdiği üzüntü yatar. Daha fazla konusu ile ilgli ayrıntı vermeyeyim ki spoiler olmasın. Tüm film bir kaç karekterden ibaret olmasına rağmen mükemmel iş çıkarmışlar. Yalnız şu sahneden bir replik paylaşacağım sizinle.. Bahçedeyken Bella ve mr. Stephenson arasında bir konuşma geçer. Daha önce mr. Stephenson Bella'yı telefonla arayıp çok yalnız ve kimsesiz oluğundan şikayet eder. Bunun üzerine yardımcısı Vernon Bella'ya

-Seni bu şekilde yumuşatarak kandırmaya çalışıyor, daha önce bu sözü ondan her seferinde başka şekillerde milyonlarca kez duymuşumdur.

Bella bunun üzerine mr. Stephenson'a bahçedeki konuşmada ona inanmadığını söyler ve mr. Stephenson işte orada bilgece cevabını verir..

-Belki kendimi tekrar ediyorumdur ama bu birgün birine kendimi anlatabilmemin bir yolu.


Bu arada Mr. Stephenson'ın yardımcısı Vernon rolünde benim ilk Sherlock dizisindeki Prof. Moriarty rolüyle izlediğim ve oyunculuk performansına gerçekten hayran kaldığım Andrew Scott var. Orada adam sayko, katil, pisliğin tekini canlandırırken burada nasıl oluyor da bu kadar sevimli bir karekter çizebiliyor hayranlık uyandırıcı.. İzleyince anlayacak ve hak vereceksiniz. İnsan gençken ve bekarken Hollywood artistlerini yakışıklılıklarına göre seçiyor hayran olmak için. Evlendikten ve yaşınız ilerledikten sonra hakikaten iyi iş çıkarıyor mu yoksa eline yüzüne mi bulaştırıyor ona bakıyorsunuz. Ki Sherlock dizisinde sadece Andrew Scott değildi dehşetengiz rol kesen. O diziden başta Scott ve Benedict Cumberbacht olmak üzere bir sürü oyuncuya karı koca Bafta verdik biz. Keza biz vermesek de Andrew Scott halihazırda zaten Bafta'lıymış :)


Bol kitaplı/kütüphaneli, çizimler ve çiçeklerle dolu, harikulade yeşillikleriyle, manzaralarıyla göze İngiltere ziyafeti çeken hem de sımsıcak bir filmdi bu. 


Bunlar da filmden kareler. Nedendir bilmem internette diğerlerine nazaran çok az kaynakta yer verilmiş filmden sahnelere. 


Ekşi sözlükte biri film için demiş ki; 
-Her moralim bozulduğunda antidepresan niyetine açıp izleyeceğim bir film. 

Benim için de tekrar tekrar izlemeyi isteyeceklerimden. 

Daha ilk posttan çok konuştum ama bu daha sadece bir başlangış bebeğim. Yazmak için çok geç bile kaldım. Ama ben demiştim bu internetsizlik beni ya yazar ya filozof yapacak diye:D Görüşmek üzere..  Adios

2 yorum:

  1. Hello ve welcome bebeğim!
    Özlemişim vallahi. �� Sık sık ve uzun uzun yazmanı bekliyorum. Film tavsiyeni de bir kenara not ediyorum. Ben de inşallah düğünden sonra bloğa kesin dönüş yapıp seni buralarda yalnız komayacağım inşallah. Sonuçta British style sever kaç kişiyiz şorda, değil mi gülüm? Der ve gider....

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Thank you lardan bir demet bebeim.

      İnan ben de özledim çok, oturup iki kelam laf okumayı, yazmayı... Ruha iyi geliyor. Yap yap yalız koyma beni buralarda. Zaten kaç kişi var şurada halden anlayan. Her zaman dediğim gibi bir tane olsun tam olsun. Biz birbirimize yeteriz evelallah. British style sevmek değil dediğimi anlayan bile bulmak zor şorda balım. :D

      Sil

Senin fikrini de alalım?