28 Temmuz 2017 Cuma

Kireçburnu sahili, Leyla ile Mecnun


Selam gençlik. Başlangıç için pek de insancıl bir foto olmasa da size İsmail abinin cevvalliği ile merhabe dedim. Her ne kadar hepimizin hayatında gidip ağzı burnu kırılmalık titolarımız olsa da bunu yapacak yürek(g...), bir de İsmail abimiz olmadığı için hanım hanım oturuyoruz. Şaka len şaka. Gaza gelip kimsenin ağzını burnunu kırmayın. Hayal edebilirsiniz çünkü sky is the limit. Hayal etmekde sınır yok yani bebişler. 

Neden girizgahımı İsmail abiyle yaptım?! Good question! Hayatta bu kadar hayali bir kahraman olsun da akla bu kadar sık gelsin başka bir figür daha yoktur diyorum ne dersiniz? Yani en azından  kendi adıma konuşayım ben sık sık düşünüyor, anıyor, seviyor ve özlüyorum İsmail abiyi. Diziyle ilgili bir köşe yazısı okumuştum. Yazar "Herkes bir İsmail abisi olsun ister; ama kimse İsmail abi gibi olayım demez." diyordu. Haklı çünkü çay veren adamın da pekala kötünün dik alası olabileceğini biliyoruz hepimiz.

Leyla ile Mecnun dizisinin  pek çok kişi gibi benim de gönlümü fethetmişliği vardır. Tabi dizi popüler olup bir de yayından kaldırıldıktan sonra çok fazla varoş edebiyatına döktüler işi ama yine de esasında Türkiye'nin en kaliteli, ince ayarı bol, komik, hüzünlü ve eğlenceli absürd komedisi. Şu ana dek muadilini üretemediler. İki bin on birde dizi bitti. Sene iki bin on yedi. Ben hala zaman zaman açar izlerim baştan sona. Gençtim, daha da gençtim ve güzel zamanlardı. Ramazan'larda gırtlağıma kadar tere batıp ertesi güne cüz yetiştirmek için köpek gibi ders çalıştığım günlerin Pazartesi akşamlarının serinliğiydi Leyla ile Mecnun. Mottoluk sözleri tweet atıp, L&M hashtag iyle paylaştığımız, ablamın İngiltere'de olduğu ve her akşam Hangout'tan görüntülü konuşma yaptığımız, o hafta L&M de olan biteni kritize edip güldüğümüz günlerdi. O yüzden bende hep sevimli anıları vardır. Sevimli ve hüzünlü.


Geçtiğimiz hafta aile efradım İstanbul'daydı. Yaz tatilinin bir kuplesini burada geçirdiler. Keşke daha uzun sürseydi dediğimiz beş günün sonundaki Cuma günü hep beraber tarihi Kireçburnu fırında kahvaltı ettik ve onları orada sahilden Ankara'ya doğru uğurladım. İyiki de öyle olmuş çünkü eğer evden vedalaşsaydık on üç kişinin gidişinin sessizşiği bünyeme meteor gibi çarpabilirdi. Onlar gittikten sonra saat Cuma vaktini gösterdiği için koca kişisi burnumuzun dibindeki camiye namaza girdi. Ben de sahilde guk başıma kalakaldım. Sahil şeridini oldum olası severim. Hele boğazın tartışmasız güzelliğiyle herkesi hayran bıraktığı aşikar. Hal böyle olunca yalnız başıma oyalanmak için aklıma gelen en makul seçenek içeri doğru ilerleyip boğaz manzaralı bayırları tırmanmak ve sokak aralarında kaybolmak oldu. Ne de güzel olmuş.


Leyla ile Mecnun dizisinin Kireçburnu'nda çekildiğini bilirdim fakat tam olarak neresinde bilmiyordum. Susanna Tamaro'yu dinleyip yüreğimin götürdüğü yere doğru ilerlemeye koyuldum. Sağımdaki solumdaki balkonu çiçek dolu, kimi restore edilmiş, kimi eski haliyle restore edilmeyi bekleyen evlere baka baka; tamamen ağaçların uğultusu, yaprakların hışırtısı ve kuş sesleri arasında ilerlerken merdivenden müteşekkil bir sokak çıktı karşıma. Ki o sokak şu aşağı koyduğum fotoğraftaki sokak oluyor. Hemen yönümü oraya çevirdim. Zaten en güzel yerleri insan hep plansız, rotasız keşfediyor. Yine şu yukarıdaki foto da o sokaktaki evlerden birinin bahçesinden. Aslında fotoğrafın bir ironisi vardı da hafiye gibi elalemin evinin fotoğrafını çektiğim için alelacele davrandığımdan kadraja sığdıramamışım. Hani bildiğimiz dikkat köpek var yazıları olur ya..  Kapının üzerinde öyle yazıyordu fakat zaten halihazırda kuyrucuk kapının altta kalan boşluğundan dışarı sarkmış pofidik pofidik yatıyordu köpüş. 😄


Aman da ne güzel, ne izole, ne sevimli, ne piti piti yerler diyerek ilerliyordum ki meğer o sokak beni aslında nereye götürecekmiş.. Anlatacam durun az sabır. Ondan önce şu yine hafiye hafiye fotoğrafını çektiğim evlerin tatlılığına güzelliğine bakın. 


Şu 33 numaraya zil çalıp bi kahvenizi içerim diyesim geldi bebektolarım lakin gel gör ki yaka paça kovulmam işten bile olmazdı.


Buralar boğazın öyle pek antinli kuntinli muhitlerinden değil. Ama öyle olmayışı benim için daha cazip çünkü bir kere izole. O Ortaköy'ün Bebek'in vesaire semtlerin hengamesinden bertaraf. İkincisi de oralarda yaşayan beyaz yakalı tipler eğer arap turist değilseniz size inancınızı simgeleyen görünümünüzden dolayı yüksek oranda ikinci, üçüncü sınıf dünya ülkesi vatandaşı muamelesi yapma potansiyeline sahipler. İdiotik beyinlerin şu yüzyılda hala insanları zahire göre değerlendirişinin mağduriyetini en çok bu tip yerlerde yaşarsınız. Her neyse yani diyeceğim o ki buralar oralardan daha ziyade benim harcım. Sakin, kafa dinlemelik, beyin ütüleyen gürültülerden uzak. İşte böyle muhite hayran hayran düşünceler içerisinde o merdivenli sokaktan tırmanırken şu en başa koyduğum duvar yazılarıyla karşılaştım. Benim kafa şarj etti. Dedim burası bizim dizinin çekim bölgesi. Yanılmamışım. 


Merdivenlerin sonu bakın beni nereye getirdi.. Her şey tamamen doğaçlama gelişti. Niyetim sadece güzel manzaralı, eski güzel evlerin arasında dolaşıp birkaç kare fotoğraf çekmekti. Sonra ilerleye ilerleye Mecnun'un evine kadar geldim, yani gelmişim. Görür görmez tanıdım. İnsansız, ıssız, sessiz, köhne. İster istemez dizideki neşeli sahneleri aradım tabi sadece kurgu olduğunu bile bile. 


Mecnun'un babası İskender'in bir taksi sahnesi vardı burada. Aklıma o geldi. İsmail abinin iç organlarını mafyaya satıp parasını valizle Mecnun'a getirmesi, camdan para koçanların eve atıp Mecnun'un "bu paraları kim gönderiyor, benim parayla ne işim olur ya" deyip camdan aşağı geri fırlatması geldi. Hatta o repliği söylerkenki sesi bile kulağımda. 


Bu da milletin olayı varoş edebiyatına döktüğü zurnanın zırt deliği.. Motor Mecnun'un evinin önünde duruyor. Bu fotoğrafları çekip oradan ayrıldım yine duyularla nereye gideceğimi bilmeden ilerlerken bakın nereye vardım. Buyrun size Erdal bakkal.


Sayko pisliğin tekiydi Erdal yine de bakkalın, evin harabeye dönmüş halini görmek üzücü geldi. Tamamen atıl, terkedilmiş duruyor hem burası hem Mecnun'un evi. Halbuki şuradan İsmail abi gelip "Çay bannağğğ" diye bir haykırsa amma neşeli olurdu.😄


Sonra gerisini hepimiz biliyoruz. Dizi zaten bitti, her güzel şey gibi gezi de bitti. Şu aşağıdaki merdivenlerden camiye doğru yürüdüm ve Cuma çıkışı koca kişisiyle buluşup çektiğim fotoğrafları da yanıma kar katıp koyuldum ev yoluna. 


Ben bol fotoğraflı postları severim. Gezi yazıları da kalbimi ekstra fetheder. İkisini mikseyip size ansiklopedi uzunluğunda post döşedim. Güzel bir gündü. En kısa zamanda tekrarını yapmak isterim. Başka bir postta başka bir yeri keşfederken çektiğim fotoğraflarla görüşürüz bebektolar. Adios

P.S:Tarihi Kireçburnu fırınında Sarıyer böreği yiyin mideniz bayram etsin. Tüh bak şimdi oranın fotosu da vardı paylaşsaymışım iyiymiş velakin artık ne çare edit lemek pek zor geldi. O yüzden  google it anacım. Pöpüldünüz.

5 yorum:

  1. Sayenizde gezmiş gibi olduk. Ballı ballı anlatımınız mest etti.Ağzınıza, yüreğinize sağlık

    YanıtlayınSil
  2. Mükemmel anlatım..

    YanıtlayınSil
  3. Okuduğunuz için ben teşekkür ederim. Her iki adsız okuruma da:D

    YanıtlayınSil
  4. Selam balım. Acaba hala oralarda bir yerlerde misin? "Ev internetim gelsin hepsini birden okuyacağım" diye beklettiğim yazılarını okumak, hayat dediğimiz bir seri çelmeden mütevellit bugüne kısmetmiş. Olsun. Ertelenmiş keyif de keyiftir hani. Çıkarayım tadını...

    YanıtlayınSil
  5. evet tatlım buradayım epey bir ara verdim ama hala gitmedim sorma çok şeyler oldu hayat evire çevire dövüyor hepimizi anlatacağım

    YanıtlayınSil

Senin fikrini de alalım?