24 Ekim 2017 Salı

Galata Mevlevihanesi

  Size bol fotoğraflı postla geldim. Hep diyorum ben böyle gezi yazılarını ve tabi fotoğraflarla taçlanmışsa çok seviyorum. Okurken de büyük keyif alıyorum. Aynı zamanda fotoğrafları incelerken. Uzunca süredir mutat gezilerimizi gerçekleştiremiyoruz malum sebeplerden. Yani karnı burnunda dünyayı seyahat edenlerin önünde şapkamı çıkarıyorum. Be de hep hımbıl bir hamile olmak istemediğimi, şartlar el verdikçe seyyah bir gebelik yaşamak istediğimi düşünürdüm ama evdeki hesap çarşıya uymadı bizde. Olsun nasip bundan da bir şikayetim yok. Hatta içinde bulunduğum durumu düşünürsek memnunum bile. 



Gelelim ziyaretlerimize. Bundan epey bir müddet evvel, ben henüz hamileliğimi öğrenmemiştim, öyle olduğuna göre nereden baksak üç buçuk/dört ay önce bir Galata gezimiz olmuştu. Fakat ben bilmiyorum neden üzerine başka bir sürü post yazmama rağmen bunu bir türlü yazmamıştım. Ama fotoğrafları bilgisayarımda arşivlemiş, daha sonra yazmak üzere dosyalayıp saklıyordum. Sabah saatlerini hep sevmişimdir. Bereketli oluyor. Günün hengamesi henüz başlamadan önceki son sakin saatler insanın en çok üretici olduğu vakitler. Ben o saatlerde bazen hafızlık derslerimi tekrarlarım, bazen kitap okurum, o kadar bereketli olmayan günlerde internete takılıp kalırım. En talihsiz olanlarıda ise uyuyorum ki son dört ayım küllühüm uyumakla geçti gibi bişey. Bu sabah blog yazayım dedim.Hadi bakalım bismillah. Efenim yukarıdaki resim eğer aradan dört ay geçmiş olmasaydı hangi metro istasyonu olduğunu hatırlayacağım ve fakat hafızam zaman içindeki yıpranma payından nasibini almasından mütevellit hatırlayamadığım, Karaköy istikametindekilerden biri. Onu farik kılan özelliği ise dikkatli bakın fark edeceksiniz. Kufi yazı ile duvarların lailaheilallah motifleriyle süslenmiş olması. O kadar hoşuma gitti ki.. Sanatı inançla birleştirmek bizim toplumumuzda ata yadigari. O yüzden bende çok güzel hisler uyandırdı.


Oradan hop atladık Beyoğlu'na. Aslında çok eşsiz bir yapısı var Beyoğlu'nun, çok güzel şüphesiz fakat nedense bana hep bir soğuk ve itici gelmiştir. Kendimi orada Sultanahmet'te, Süleymaniye'de, Üsküdar'da ne bileyim Fatih'te olduğum gibi huzurlu hissetmiyorum. Hep bir keşmekeş, hep bir kaos. Aynı şeyi Ortaköy'de de yaşarım.Ama bunun sebebini biliyorum. Çok fazla zulümatın aktığı yerler insanın ruhunda hep bu huzursuzluğu oluşturuyor. Arka sokaklar ayyaş yuvası birahane dolu. Orada takılan tipler ona keza  ne idüğü belirsiz. Çoğu size islami kimliğinizden ötürü ellerine fırsat geçse satırla saldıracakmış gibi bakıyor. Dahası öyle muamele ediyor. Bir resim galerisine girdik. Adamın müşterileri yabancı. Hemen onlarla bir Atatürk ve Ermeni'ler muhabbetine başladı türlü övgülerle. Sanki biz Atatürk ve Ermeni düşmanıyız deyip dükkana girmişiz gibi. Aklı sıra bize nasıl denir tecahuli arif mi yapıyor nedir. Bir de sonuna ekledi. ''Atatürk olmasaydı bugün İstanbul'da yaşıyor olamazlarmış'' Belki de haklı. Çünkü biz İstanbul'u fetheden Fatih olmasaydı İstanbul'da yaşıyor olmazdık onu biliyoruz ama onlar için öyle tabi. Bunu adama söylemek istedim fakat yapılmaya çalışılan şey bariz belliydi. Zaten adam özellikle bam telimize basacak yerden dem vuruyordu ki hazmedemeyip cevap verelim o da bize doyasıya saldırsın, kuduz köpek gibi salyalarını saça saça daha içinde biriktirdiği her ne varsa yüzümüze haykırısın. O fırsatı tanımadım ona. Sessizce dükkanı terkettik. Sonra Ver elini Galata Mevlevihanesi. Zaten  muhitin tantanası yukarıda da dediğim gibi beni yoruyor. Bir de üzerine bu hadise tuz biber oldu. Huzurlu bir mekan, eski bir hazirede bir ağaç altı, ne bileyim, soluklanacak bir yer aradım. Galata Mevlevihanesi öyle olur sanmıştım. Yanılmışım. Girişteki şeyh efendilerin türbesini ziyaret ettikten sonra müzeleştirilen mevlevihaneyi görmek için ilerledik.



Bu arada Şeyh Galip'i bilir misiniz bilmem. Benim jenerasyonum sanırım İskender Pala ile tanıdı onu. Edebiyatımıza güzel eserler vermiş bir zatı muhterem kendisi. Hani meşhur bir beyit vardır ''Ah min el aşk'' diye başlar.. Hüsü Aşk'ın da yazarıdır aynı zamanda. En kısa zamanda edinip okumak istiyorum bakalım ya nasip. İşte o Şeyh Galip Galata Mevlevihane'sinde yatarmış bilmezdim. Kendisini de ziyaret ettikten sonra dediğim gibi Mevlevihane'ye doğru devam etik.


Hemencecik orada daha Mevlevihane'ye varmadan büyükçe bir hazire var. Üzerinde çok manidar bir yazı ile ziyaretçilerini karşılıyor. Bunun üstüne çok birşey demek istemiyorum çünkü bilen ve susan o insanların yanında bilmediği halde konuşan kimse konumuna düşmek istemem. Fakat susan biri şüphesiz konuşan birinden daha çok şey anlatıyor. 


İşte Mevlevihane'nin girişinde bizi karşılayan semahane. Evet çok güzel çok etkileyici ama bilemiyorum Mevlevi'lik kavramı zamanla asimule edilip içi mi boşaltılmış çünkü Mahmud Erol Kılıç Hayatın Satır Aralarında diyordu ki... '' Sema bir cezbe halidir. Öyle gösteri gibi seyircilerin karşısında planlanmış bir şekilde sergilenmez. Birden ve bilinçsizce gelir ve olur.'' Hatta son hakiki Mevlevi'lerden olduğunu söylediği çok yaşlı bir zata '' Sizi sema ederken seyredebilir miyim? diye sormuş da o kimse epey bir kızmış biz sirk maymunu muyuz?'' diye. Hasılı kelam bugünkü ve hatta bilemiyorum ama öyle gibi geliyor Osmanlı'nın son evresindeki Mevlevi'lik Hz. Mevlana'nın yolundan epeyce bir uzaklaşmış gibi. Çünkü oradaki vesikalarda yanlış hatırlamıyorsam son postnişin İttihat Terakki'cilerden bir millet vekili olduğu yazıyordu. Hatta bazıları idam edilmiş vesaire. 



Evet çok güzel bir yapı ama maalesef duygu vermedi bana. Belki çok az. Ben bütün bu olanları yukarıda yazdığım sebeplere bağladım. Üstüne üstlük aşırı derecede rutubet kokuyor ve bakımsız kalmış. O da tuz biber oluyor. Bir an evvel gezip bitirip çıkmak istiyor insan. 



Merak ve hatta eleştiri konusu olan bir diğer bahis de müzik aletleri  konusu. 



Acizane fikrim bütün sanat dallarında olduğu gibi müziğin de Allah'ın sanatından bir cüz olduğu ve insanda ilahi hissiyatı galeyana getirmekte çok başarılı olabileceği. Direk ruha hitab ediyor. Ama bugün yapılan sema gösterileri ve bütün o dımbırtı dini bir ritüel değil de daha çok bir sahne gösterisi olmuş. 


Mevlevihane'nin içini artık müzeleştirmişler. Galiba zaman zaman hala sema gösterileri olduğu halde orası artık bir müze. Ve bütün müzeler gibi soğuk, donuk.


Orada bir de Ebru ve Hat sergisi var. Bunlar da Ebru sanatının büyük üstadı Mustafa Düzgünman'nın kişisel eşyaları. Boyalar şişesiyle öylece kurumuş. 



Acizane fikrim her insanın sanatın mübah bir dalı ile iştigal etmesi gerektiği. Çünkü günümüzün insanlığına bakınca af buyrun yontulmamış kütük gibi bir nesil olduğumuzu görüyorum. Domatesin içinde bile bir sanat olduğunu fark etmeden ''aslında sanata gerek yok bence'' diyen insanlar tanıdım. İrfan medeniyeti olmak için ruhları inceltmek sanatın yardımı ile kolaylaşır diye düşünüyorum. İşte yukarıdaki dörtlük biraz da buna işaret ediyor bana göre. Çok hoşuma gitmişti fotoğrafladım buraya da yazayım.

Gönül gamla dolu ise tekneye gel tekneye
Ferahlanmak ister isen tekneye gel tekneye
Tekne sefa kaynağıdır hem renklerin cümbüşü
Unut gitsin bu dünyayı tekneye gel tekneye
(Yani yıkıp döküp kırıp tozu dumana katma. Öyle derdine derman bulamazsın. Darlandın mı? Tekne başında renklerle oyna, dermanın burada diyor.)

Yani acizane renklerle uğraşan biri olarak o kadar güzel anlıyorum ki şu hissiyatı. Elalemle, onunla, bununla, gamla, tasayla, dertle, kederle uğraşacağıma bedava terapist benim için resim.


Bu tablolar zamanın padihşahları tarafından postnişinlere hediye olarak gönderilmiş. Bir iltifat göstergesi gibi. O kadar büyük sanat var ki tablolarda. Açıklamalarda mahiyeti yazarken müessire hiç yer verilmemiş.


Aynı şekilde bunlar da öyle...


Mesela bunun nasıl bir materyalle yapıldığını, ne gibi bir sanat dalı olduğunu bir türlü bilemedim. Kağıt gibi, katı gibi değil gibi de. Ortada sultanlardan birinin resmi var. Kenarları muazzam bir bezemeyle süslü. Açıkçası böyle bir eser orada ziyan olup gidiyor. Keşke biraz daha özen gösterilseymiş.




Bunlar da Ebru sanatından örnekler. Daha pek çok fotoğraf var ama bu post çok uzun ve çok fotoğraflı oldu. Onu da bir dahaki sefer inşaallah. Adios

2 yorum:

  1. Gezi yazılarının bol fotoğraflı olanını severim ama daha da çok sevdiğim türü, şahsi deneyimleri ve gözlemleri içerenleri. Neyse ki sende ikisi de var. 👍 Kuru kuru tarif okuyacaksak şehir tanıtımları, efendime söyleyeyim mekan broşürleri okurduk değil mi ama? (Okuyor) Bu tür yazılardan bolca bekleriz balım. Bilmem veletle ne kadar olur ama...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. İnşaallah ben de yeniden yapabilmek istiyorum ama oğluşumun biraz daha büyümesini beklemem gerek galiba balım.😌

      Sil

Senin fikrini de alalım?