7 Kasım 2017 Salı

Simple Life


Sakinliği seviyorum. Kim sevmez ki... Ya da belki benim gibileri varsa her daim gezelim tozalım coşalım modunda olan insanlar da vardır. Her ne kadar enerjilerine imrensem de kitabımı alıp köşeme çekilmeyi, gölde sessiz bir yürüyüş yapıp kafamdakileri suya söyledikten sonra evime dönmeyi, fonda hafif müzikler çalarken boyalarımı elime yüzüme bulaştırmayı ve yeni işler üretmeyi seviyorum. Hayatımda dinginlik istiyorum. Bebek için de en iyi olan şeyin bu olduğuna inanıyorum. Elhamdülillah hudutsuz şükürler olsun yoğun çabalarımla ve Allah-u Teala'nın inayetiyle buna bir noktaya kadar sahibim.

Hani Kafka'ya atfedilen bir söz vardır... ''Huzur istiyorsan az eşya, az insan'' der. Bilge insanların söylediklerinde hep bir hikmet olduğunu düşünürüm. Hayat tecrübelerim de onların dediklerine hak verir mahiyette yönlendiriyor beni. Hakikaten herşeyden az ama öz edinmek. Gerek insan eş-dost olsun; gerek eşya... En tutarlı yol bana göre. Hani bir deyiş daha vardır. Hatta Ikea bunu motto yapmış duvarlarını da bu yazıyla kocaman süslemişti. Gerçi bana insanların zekası ile alay etmek gibi gelmişti. Ya da onları manpüle etmek uğruna edinilmiş bir slogan da olabilir. Hani ''Bizden alışveriş ederseniz aradığınız o simple life ve huzurun çok fazlasını çok az ürünle size vaad ediyoruz.'' gibilerinden bir mesaj anladım ben o mottonun alt metninde. Teferruatta o kadar boğulan bir firmanın bunu slogan etmesi ise ayrı bir ironi benim için. Fotoğrafını çekip Instagram'da paylaşmıştım. Bulabilirsem buraya da eklerim. O söz şuydu. ''Less is more'' Esasında bu söz bir mimara aitmiş ve minimalizm akımının başlamasına önayak olan felsefenin fikir babasıymış diyebiliriz. Fakat benim anladığım yine...  ''Az ve öz yeter de artar bile.. '' demek. Herşeyde. Eşyada, insanda...

Gönül isterdi ki... Bu felsefeye daha uygun yaşayabilsem. Fakat zamanında edinilmiş ve kurtulanamayan o kadar çok eşya ile boğuşuyoruz ki... Keza o kadar çok insan... Çok fazla üç noktalı bir yazı oluyor farkındayım ama üç nokta koyduğum her cümlenin ardında o cümlenin söylemek istediğim sayfalarca yankısı var. Sessizce bağırıyorlar anlayın. Ne diyordum? Zamanında edinilmiş ve kurtulunamayan eşyalar. Yaşım ilerledikçe mi, yoksa aklım büyüdükçe mi bilmem sadeliğe, basitliğe, kifayet miktarına hayranlığım arttı. Cinsi latif olarak elbette bir kristal cama ya da ne bileyim sanata dönüşmüş porselene beğenim var şüphesiz ama ilgi ve alaka hususunda o kadar mesafeliyiz ki. Hiçbirini istemiyorum. Evimde olup zaptettiklerim hatıralardan ibaret. Ve hayatımızda olan her insanın kaderden müteşekkil oluşu gibi hayatımda olan her eşya da benim kaderim. Zira belki inanmayacaksınız ama evime aldığım tek ürün bir kandilden ibaretti ve onu da hediye ettim. Geri kalan tüm eşya annem ve teyzelerimin hediye alıp geldikleri. Tabii ki hepsi de iş gören şeyler hepsini kullanıyorum ve her elime aldıkça onlara dua ediyorum ama bazen düşünmeden de edemiyorum acaba daha az olsalardı daha mutlu olmaz mıydım diye. Ona keza kendi hatamız olarak salon takımımı bu kadar çok parçalı almış oluşumuz, öte yandan eşimin anneannesinin evinden getirdiğimiz iki koltuk ve oturma odamın orta yerinde alakasızca hengame gibi yığılan o koca sehpa, belki elden çıkarılması gereken onlarca kitap, dergi, broşür, eşimin evrakı metrukeleri, aile hatırası diye anneannesinden isteyip sakladığı ve benim ona kıyamadığım için zaptettiğim hiçbir işlevselliği olmayan kocaman dandanlı saat, vakti zamanında özene bezene yaptırdığı ve belki bir kez bile kullanılmayan rahle. Sahip olunan ve kurtulunamayan, arabamın bagajına kadar taşan diğer fazlalıklar. Daha da sayarım size, hatta bitip tükenmek bilmeyen ve uzayıp giden bir liste olur bu böyle. Hepsi iki oda bir salon evin içinde duruyor. Şimdi bebek geliyor. Evde üçüncü bir şahısa yer açmam gerek ve hayatımın odak noktası, en mühim mevzum olan evlad için bütün bu teferruttan kurtulmam gerek. Nasıl?

Hasılı o kadar çok eşyanın kölesiyiz ki... Biz ona değil o bize sahip. Ama dediğim gibi nasıl ki  tanıdığımız her insanın hayatımızda oluşu kaderimizse, sahip olduğumuz her eşyanın hayatımızda oluşu da aynı derecede kaderimiz. Keşke hem evimize, hem yüreğimize, hem de hayatımıza yük olan bütün o angaryalardan kolaylıkla kurtulabilsek.

Bir keresinde Youtube'da bir video izlemiştim. Kimin olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım yabancı bir ülkede yaşayan Türk bir kız paylaşmıştı ve videonun konusu ''nasıl daha basit bir hayata sahip oluruz'' temalıydı. Kız diyordu ki.....

 ''Mekanların enerjileri vardır ve eşyalar bunu etkiler. çok fazla eşyanın ve dağınık bir dekorasyonun olduğu bir ortam sizin enerjinizi de emer. Sizi huzursuz, sinirli, depresif yapar. Örneğin bir arkadaştan hediye geldi diye köşede duran ve asla veremediğiniz, atamadığınız küçük obje. Bir zamanlar beğenip satın aldığınız saçma dekoratif eşyalar ve buna benzer daha onlarca şey. Bütün bunlar mekanı kalabalıklaştıran, sizin enerjinizi emip negatif aşılayan etkenlerdir.  Gereksiz mental enerji sarfiyatıdır. Peki bundan nasıl kurtuluruz. Birincisi gerçekten ihtiyacınız olmayan şeyi artık satın almayın. Diğeri ise... Sahip olduklarınızı kategorize edin.
1-Çok sık kulandıklarım. Madem çok sık kullanıyorum onlara ihtiyacım var.
2-Nadiren kullandıklarım ve kullanırım diye sakladıklarım. Madem o kadar ender kullanıyorum ya da belki birgün kullanırım diye saklıyorum demek onlara o kadar da ihtiyacım yok. Kurtul.
3-Hiç kullanmadıklarım. Derhal kurtul evde durması bile ziyan.

İşte bu şekilde daha basit bir hayata ve huzurlu bir eve sahip olabiliriz.''


Gerçekten de çok faydalı bulmuştum ve şahsi eşyalarımda hep uyguladım lakin benim evimde olup kullanmadığım ve benden başkalarının da o eşyaların üzerinde tasarrufu olduğunu bildiğim hiçbirşeyim için yapamadım bunu. Kurtulamadım onlardan. Mesela oturma odamdaki o sehpa ya da rahle gibi gibi... Şurada duran gümüş çerçeveler ve dolabın içine kaldırdığım kristal kesme vazoyla küllükler gibi... Çünkü sonrasında şöyle bir diyalog olması kuvvetle muhtemel.

-Aaaa benim sana verdiğim/aldığım o nokta noktayı ne yaptın?
-Verdim.
-Aaaaa öyle şey olur mu, neden verdin, ne kadar ayıp, hediyeydi, madem verecektin bize geri verseydin falan fıstık....

Yani eşya bu kadar değerli olmamalı. Ayrıca bir kez hediye edildikten/verildikten sonra o ürün sahibinin tasarrufuna bırakılmalı ki ister yaksın, ister satsın, ister atsın, ister kemirsin. Hiçbir zaman dile getirilmeyen psikolojik bir baskı, o eşya üzerinde hiçbir zaman geri çekilmeyecek olan bir hegemonya kurulmamalı.

O kadar muhterisiz ki metaya karşı. Ne diyeyim Allah ıslah eylesin hepimizi.

Aslında böyle bir post yazmak niyetiyle açmadım yeni kayıt sayfasını fakat bu şekilde gelişti. İyi de oldu çünkü bazen insan boşluğa olsun haykırıp bağırmak istiyor. Burası da benim ahkam kestiğim, atıp tuttuğum yer olsun.

Haydi bugünlük bu kadar yetsin. Hayatlarımızda hengame gibi eşyalar ve sağa sola serpiştirilmiş onca kalabalığı ile huzur bırakmadığımız evlerimizde esenlikler dilerim. Artık ne kadar bulabilirseniz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Senin fikrini de alalım?